MEZARDAKİLERLE SOHBET ETTİM ve BENDE MEZÂRIMA GİRDİM

 Kabir, insanlarımızın göç ettiği yerdir. Onlar dün beraber yaşadığımız, beraber yediğimiz, içtiğimiz, çalıştığımız insanlardı. Bizim gibiydiler. Rabbimin takdir ettiği ecel vakti gelince, ruhları bedenlerinden ayrıldı. Ruh yeni bir hayata adım atarken, kullandığı bedeni de bizler toprağa emanet ediyoruz. Bedenler toprak altında, toprak olsa da ruhlar yaşıyor. Bizi biz yapan ruhumuz ölmüyor, sağ. Asıl olan ruhtur. Beden ruhun elbisesidir. Yer altında toprağa karışan insanın eskiyen elbisesidir. Ruhlar hayata devam ediyor. Yaşadıkları hayat ise kabir yani berzah hayatı. Peygamber efendimiz (asm) mezarlığı ziyaret ettiklerinde kabirdekilere selâm verirdi. السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الدِّيَارِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُسْلِمِينَ وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللَّهُ لَلاَحِقُونَ أَسْأَلُ اللَّهَ لَنَا وَلَكُمُ الْعَافِيَةَ. Resûlullah (sav), ashâbına kabristana girdikleri zaman şöyle söylemelerini öğretmişti: “Selâm size ey bu diyarın mümin ve Müslüman olan sakinleri! Bizler de inşallah size katılacağız. Allah’tan bize ve size afiyet dilerim.”-1- Müslim, Cenâiz, 104 Görüldüğü gibi Resulullah, biz nasıl birbirimize selâm veriyorsak, kabristana, mezarlığa gittiğinde aynı şekilde kabir ehline öyle selâm verirdi. Sanki mezarlığa değil de bir komşuya gitmiş gibi, bir arkadaşın yanına varmış gibi, biriyle karşılaşmış gibi selam verirdi. Selâmın devamında da onlarla sohbet ediyor gibi, ” inşallah biz de size geleceğiz, sizin için de bizim için de Allah’tan afiyet diliyorum “buyuruyor. Bizim için dünyada sağlık afiyet dilediği gibi onlar için de kabir hayatında afiyette olmalarını temenni ederdi. Ben de köyümün kabristanını ziyaret ettiğimde ilk önce selâmımı verdim. Sanki kabristan canlı bir köydü. Köyüm onlarca defa mezarlığa göç ettirilmişti. Ve kabir hayatını ruhen yaşıyorlardı. Ben duymasam da onlar beni duyuyor ve selâmımı alıyorlardı. Ben görmesem de onlar benim geldiğimi görüyor ve seviniyorlardı. Seviniyorlardı. Kendileriyle ilgilenen, kendilerine Fatiha, ihlas, Yasin sevap çiçekleriyle geldiği için seviniyorlardı. Çünkü bunlara onların çok ihtiyacı vardı. Sıkıntısı olanların sıkıntılarını bir nebze de olsa hafifletme sebebi, güzellikler içinde yaşayana da daha mutlu olacağı hediyelerdi getirilen hediyeler. Onun için akrabalarım ve mezar sakinleri sanki kalktılar, selâmımı aldılar. Sanki “hoş geldin “diyorlardı. Kabristanda bunları düşünürken, kabir hayatı ve dünya hayatı iç içe girmişti gönül dünyamda. Dünya hayatı ve kabir hayatı yan yana. Bir evin iki odası gibiydi. Ve kabirde yaşayanların dünyadaki durumları gözümün önüne geldi. Geçmişe götürdü beni. Onların geçmişleri bir filmin şeriti gibi geldi-geçti gözümün önünden. Onlar da dünyada yaşamışlardı. Çoğunu da tanıyordum. Ve her insan gibi onlar da dünyanın meşgalesine dalmışlardı. Varsa yoksa köyün işleri. Evin ihtiyacı. Tarlaya koş sür, tohumunu at, bekle, yazın biç, kaldır. Buğdayını ambara, samanını samanlığa taşı, kış için odun kes, getir. Bahçelerde sebzeni yetiştir. Bu çalışmalar, çabalamalar olurken ahiret hiç akla gelmiyordu. Hatırlanmıyordu. Evlerde bir seccade ve seccade de Rabbimle buluşma eksikti. Köyün ortasında bulunan ve yokluk, fakirlik zamanında, bin bir emekle yaptıkları cami garibandı. Hep gariban kaldı. Hâlâ gariban. Beş vakit namaz da gariban. Mübarek cami ancak cumadan cumaya, bayramdan bayrama şenlenirdi. İşe-güce gidildiği gibi camiye gitmeyi, orayı da şenlendirmeyi düşünemediler. Bir ayağımız camimizde olsun diyemediler. Ve getirildikleri kabirde gerçekle yüz yüze gelmişlerdi. Kabir hayatında bunun pişmanlığını yaşıyorlardı. Ülkemizde olduğu gibi köyümüzde de namazların eksik oluşu, haramlara karşı zafiyet sıkıntıya sebep olmuştu. Sanki onlarla konuşuyordum. Konuşuyordum ama bir dokun bin ah işit hesabı ahlar vardı. İman gözlüğüyle, iman şuuruyla bakıldığında elbette ki İslami yönden zayıf insanlarımız, lisân-ı halleriyle “İmdat” “Yardım edin” diyor gibiydiler. “Ey dünyada kalan akrabalarım, köylülerim duanızla, Fâtihalarınızla, adıma yapacağınız hayırlarla bana yardım edin “diye feryat ediyor gibiydiler. Dışarıdan sessiz görünen mezarlığın içi, kabir hayatı sessiz değildi. Duymuyoruz çünkü kulak vermiyoruz. Manevi kulaklarımız kapanmış, sağır olmuşuz. Görmüyoruz, çünkü görecek iman kuvvetimiz yok, iman şuuru eksik. Gördüğümüz mezarlıkların üstü. Gördüğümüz mezarlık manzarası. Mezardaki ağaçlar. Ve işimiz de mezarları güzelce yaptırmak. Güzel güzel taşlar dikmek. İsimlerini güzelce yazdırmak. Ama bunların onlara faydası yok. Ve bizleri uyarıyorlar. “Biz yanlış yaptık siz yapmayın, aman namazlarınızı kılın “diye sesleniyorlar. “Aman günah işlemeyin. Her bir günah bir ateş parçası. Bizim bu sıkıntılı halimizi görün ve ibret alın. Aynı sıkıntılı kabir hayatına siz düşmeyin. Dünyaya aldanmayın” diyorlar. “Biz eksikliklerimizin sıkıntılarını yaşıyoruz, siz yaşamayın. Siz aynı sıkıntılı kabir hayatıyla karşılaşmayın. Kabrinizi cennet bahçelerinden bir bahçeye çevirmeye bakın. Bunun için kulluğunuzun farkına varın. Bunun için Rabbinize karşı görevlerinizi yerine getirin. Bizim düştüğümüz gaflete düşmeyin. Bizim gibi tövbesiz, hazırlıksız gelmeyin “diye sesleniyorlar. Ben de ölümü düşündüm. Kendimi ölmüş bildim. Salayla ölümüm ilân edildi. Dostlarım, köylülerim; “Zekeriya Hoca da vefat etmiş, Allah rahmet eylesin “deyip hemen gasilhaneye getirdiler. Güzel yıkayıp, kefenleyip tabutun için koydular. Her şey bitmişti. Her şey anlamsızlaşmıştı. Değer verdiğim, önemli gördüğüm, vaz geçemem dediğim, bakmaya kıyamadığım hiçbir şey yanımda değildi. Üç parça bez sarmışlardı. Ve iki tahtanın arasındaydım. Böylece musallaya getirip cenazemin namazını kıldılar. Hoca kardeşim dua etti, helâllik istedi. İbret alınmasını öğütledi. Ve arabaya koyarak yola çıktılar. Kabristana, kabrime doğru gidiyordum artık. Dilimi kıpırdatamıyorum, ağzımı açamıyor, elimi kaldıramıyor, ruhum tabut arasındaki elbisesine söz geçiremiyordu. Allah emaneten verdiği elbiseyi geri almıştı. Ama cenazem kendi hal diliyle, ruhumun diliyle bağırarak “ey Allah’ım senden yardım istiyorum. Ey Allah’ım senden merhamet istiyorum. YEy Allah'ım senden merhamet istiyorum. Yâ Rahman, Yâ Rahim Allah'ım, beni affederek günahlarımın ağır yüklerinden kurtar “ diye yalvararak dua ediyorum Sağa-sola gitmesi ve kaçması mümkün olmayan bir yoldaydım. Tabuttan çıkmak ve kaçma mümkün değildi? Ruhum tabutun içine de girse, dışarıda da kalsa durum değişmiyordu. İster istemez yolculuk devam etti, kabristana getirdiler. Benim için özel kazılmış derin bir mezarlık, hemen tabutu açtılar, hızla çıkararak mezarıma koydular ve gittiler. Ben ise cismimin üzerinde durdum. Başımı Rabbin rahmet dergahına kaldırdım. Bütün kuvvetimle feryat ediyorum, feryat ederek sesleniyorum. “Ey Allah’ım taşıyıcılar beni kabre bırakıp gittiler. Ben amellerimle baş başa kaldım. Allah’ım beni sıkıntıya sokacak, kabrimi zindan eyleyecek günahlarımın ağırlığından, sıkıntısından beni kurtar Allah’ım. Allah’ım! Senin rahmetini bekliyorum. Senden başka sığınılacak kimse yok, senden başka yardım edecek yok, senden başka kurtaracak başka kimse de yok. Allah’ım! günahlarımın görünen çirkin yüzünden, korkunç halinden ve günahlarım sebebiyle yerimin darlığından feryat ediyorum, canhıraş bir şekilde bütün gücümle, kuvvetimle sesleniyorum Allah’ım. Allah’ım! ömrümü ve gençliğimi yanlış kullandım, ziyan ettim. Ömrümden ve gençliğimden kalan sadece ama sadece elem veren günahlarım oldu. Elem veren günahlarımın utancıyla geldim. Çok zelil duruma düştüm. Yanlışa sürükleyen vesveseler, perişan etti beni senin huzurunda. Allah’ım! bu günahlarımla, manevi çektiğim elemlerle, elemlerden gelen zilletle, hastalıklı kalbimle, utanç verici halimle kabrime geldim. Huzuruna geldim. “Ey verdiği nimetlerle sonsuz merhamet sahibi olduğunu gösteren Rabb-i Rahimim ve ey Hâlık-ı Kerimim! Senden yardım istiyorum. Merhameti de nimetleri de sonsuz olan Ya Rahman Ya Rahim Allah'ım, beni günahlarımın ağır yüklerinden kurtar. Günahlarımı affet. Günahlarımdan dolayı bana azap verme Allah’ım. Beni kurtar Allah’ım. Allah’ım kabrimi genişlendir. Yâ İlâhi! Senin rahmetin, senin merhametin benim yegâne sığınacağım yerdir ve âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Habibin, Sen’in rahmetine ulaşmak için, Sen’in rahmetine yetişmek için vesilemdir. Allah’ım rahmetinle muamele eyle bana! Allah’ım acınacak halimden dolayı asla Sen’den şikayetçi olmuyorum, acıklı halimi ve kötü nefsimi sana şikâyet ediyorum Allah’ım. Ey Halikı Kerimim ve ey Rabb-i Rahimim. Senin Zekeriya ismindeki varlığın ve sanat eserin ve kulun hem gafil hem son derece de âciz, bir o kadar da gafil hem câhil hem manevi hasta hem hastalıklardan gelen zillet içinde hem kötü hem yaşlı hem senin hakkını hukukunu çiğneyen, hırsızlayan eşkıya, hem Sen’den kaçmış kaçak kul olduğu halde, bu yaptıklarından pişman olup senin dergahına, yüce huzuruna dönmek istiyor. Senin rahmetine sığınmak istiyor. Hem bütün günahlarımı ve hatalarımı itiraf ediyor ve tövbe ediyorum. Günahkâr olduğum halde, ruh dünyamı manevi hastalıklar sardığı halde sana dönüp, sana niyaz ediyor, sana yalvarıyor, yakarıyorum. Eğer sonsuz merhametinle kabul edip affedersen, Sen’in şanındandır. Sen’in şanındandır çünkü sen sonsuz merhamet sahibisin Allah’ım. Eğer kabul etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Zaten senin kapından başka hangi kapı var. Senden başka Rab yok ki ona gidilsin. Senden başka Allah yok ki ona sığınılsın. -4- Hayâlen dahi ölmek ve kabre girmek zormuş. Günahların ağırlığı insanı eziyor. Artık lezzetleri acılaştıran, ahirete daha iyi hazırlık yapmaya vesile olan, Rabbimi daha çok hatırlatan, her şeyde Rabbimin rızasını gözetme vesilesi olan ölümü daha çok hatırlamaya karar verdim. Rabbim muvaffak eylesin. Okuyan ve tövbe eden kardeşim. Seni de Rabbim rızasına erişmeyi nasip eylesin. DİPNOTLAR: 1- Müslim, Cenâiz, 104 2- Tirmizî, Kıyamet, 26 3-Necm Suresi; 39-42 4- S. Nursi, Lem’alar; 17. Lem’a 12 Nota 11.08.2025 Zekeriyya KOCALAN


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİR RESİM VE YORUMLAR

İMAM-HATİP LİSELERİ IŞİDÇİ Mİ YETİŞTİRİYOR

15 TEMMUZ GECESİNİN KAHRAMANLARI